I. BÖLÜM

TANRI HUZURUNDA BİRBİRİNİ SEVMEK

Dünyada her yıl kaç kişinin evlendiğini biliyor musunuz? Acaba onlar için “evlenmek” ne anlama geliyor? Tören, gelinlik, konfetiler, akraba ve arkadaşlarla yenen yemek, balayı, yeni bir ev, peki ya sonrası? Sonra hepsi bitiyor, beraber yaşanmaya başlanıyor, peki beraber yaşamak ne demek ve neden beraber yaşanıyor? Bütün hayatı tek bir insanla, dört duvar arasında geçirmek, her gün aşağı yukarı aynı şeyleri yapmak, mutluluktan çok, sorun çıkaran çocuklar dünyaya getirerek, beraber yaşlanmak bu kadar güzel mi?

Bazıları her şeyin bu kadar kötü olmadığını söyleyebilir. Yorgun bir günün ardından sıcak, iyi döşenmiş, ferah, en özel dakikaların yaşandığı ve hayatın sevilen kişiyle beraber göğüslendiği bir ev hayal edilebilir. Hayat sadece alışveriş, temizlik, mutfak ve ödenmesi gereken faturalardan ibaret değildir. Günlük işlerin yanında birlikte birçok tecrübenin yaşandığı, sevilen kişinin varlığı da unutulmamalıdır. Onunla her gün birçok güzel şeyler paylaşılabilir. Gerek günlük alışılmış olaylarda, gerek yolculuklar, ziyaretler, kutlamalar gibi hayata zevk katan anlarda birçok güzel şey paylaşılabilir.

Ama evliliği anlatmak için başka bir yol daha vardır. Biz yeni şeyler keşfederek bunu yapmaya çalışacağız. İnsanlar olayları tanıdıkları, bildikleri gibi yaşarlar.

Bilgisayar her zaman aynıdır, ama onu iyi tanıyan biri, tanımayanın hayal bile edemeyeceği birçok şeyler yapabilir. Evlilik de değişik yoğunluklarda ve birçok değişik şekillerde yaşanabilen bir deneyimdir. Acıklı bir şekilde yaşanıp hayal kırıklığı yaratabileceği gibi, kişiye yepyeni ufuklar açan derin duygularla zengin bir şekilde de yaşanabilir.

Onun içindeki hayat potansiyelini anlayıp yaşayabilen kişiye de gerçekten şanslı denilebilir.

Evlenmek Kolay Gözükür

Evlenmek için, beraberken kendini iyi hissetmek yetmez. Bu hoş duygu yeterli değildir. Hayatın tamamını her zaman dolduran bir olgudur. Bu yüzden rastlantıya ve aceleye getirilemez.

Hayatın birçok şey öğrettiği doğrudur, ama bunlar yetmez. Kadın ve erkek evlilik üzerine açıkça düşünmeli ve kendilerinde sevgilerinin hep sürmesini, geleceklerini beraber kurmalarını sağlayacak nitelikleri geliştirmelidirler.

İki genç tanışır, birbirlerine yakınlıkduyarlar, flört ederler, âşık olurlar, beraberken kendilerini iyi hissederler, evlenmeye karar verirler.

Bütün evliliklerin hikâyesi budur. Fakat bu hikâyede, her zaman hazırlığa ait olan bölüm eksiktir. Neden? Hazırlanmak mı gerekir?

“Hazırlanmak” fiiliyle önce bir iş sahibi olmak, dayalı döşeli bir daire, araba, yıllık izin ve birkaç elektrikli ev aleti sahibi olmak kastediliyorsa “hazırlanmak” fiilinin bir anlamı vardır. İyi ekonomik temellere dayanmadan, şansa güvenerek ebeveynlerle yaşamaya devam ederek, ya da onlara yük olarak evlenmek düşüncesizce olacaktır.

Bir çift kendi kendine yetebilmelidir. Bunun için gençlerin bilinçli ve evliliğe hazır olmaları çok önemlidir. Diğer konulara gelince, hazırlanmanın ne anlama geldiği anlaşılmaz. İki genç birbirlerini seviyorlarsa ve anlaşıyorlarsa başka ne yapmaları gerekir ki? Uygun bir bekleme süresi geçirdiklerini düşünen gençler için beraber yaşamaya başlamak için yapılacak başka bir şey kalmamıştır. Hâlbuki evlenmek için iyi ekonomik şartlara sahip olmak ve iyi vakit geçirmek yetmez. Neden evlenildiğini ve hayatta evliliğin ne işe yaradığını da anlamış olmak gerekir.

Bunu anladıktan sonra da, sabırlı bir şekilde uğraşmak kendi içinde beraberliğin gerektirdiği yetenekleri, dışarıda da şartları oluşturmak gerekir. Kısacası, önce evliliğin ne olduğunu anlamak, onu gerçekleştirmek için gerekli şartları hazırlamak ve sonra evlenmek gerekir.

Sevmek Yetmez: Hazırlanmak Gerekir

Kaç çift iyi ekonomik şartlarla, sevgi dolu bir bekleyişin ardından yola çıkmış fakat yine de yıkılmıştır. Akıllı ve aptal bakirelerden bahsederken, İsa: `Güveyi (damadı) yanan bir lambayla karşılamak yetmez, zamanın geçmesine rağmen lambalar geceleri ışık versin diye yedekte yağ bulundurmak da gerekir’ demiştir.

Başka bir örnekle İsa; Tohumun her zaman aynı olduğunu ama ancak uygun ve hazır bir toprak bulduğunda kök salıp meyve verdiğini söylemiştir. Sevginin gerçek olması yetmez, aynı zamanda kendini besleyecek ve ona meyve verdirecek bir toprak bulmalıdır. Toprak eksikliği yüzünden tomurcuklanan ama meyve vermeyen veya yanan ama yağ olmadığından hemen sönen bir lamba gibi, hayatta sevgi de bir alev demeti gibi parlayıp sönebilir.

Guereschi “Aile Gazetesi”nde evlilik hayatından bir sahne almıştır. Akşam yemeğinden sonra koca, gazete okumakta, karısı da kazak örmektedir. Ve aniden Margaret “Giovannino neden benimle evlendin?” diye sorar. Giovanni eşini sever ama hazırlıksız yakalanmıştır, ne cevap vereceğini bilemez. Karısını rahatlatmak isteyen birkaç söz söyler ama Margaret katı mantığıyla “Benimle rastgele evlendin, bu akşam yanında gayet rahat başka biri de olabilir ve bu seni aynı şekilde memnun ederdi” der ve konuyu kapatır.

Örnek güldürmek amacıyla anlatılmıştır. Ama bir insanın duygusal hayat üzerine sorulan bir soruyu cevaplarken karşılaştığı zorlukları ortaya koymaktadır.

Ama soru ortadadır ve bir cevap beklemektedir: “Neden evleniyorum?” ve “Neden bu kadınla evleniyorum?”.

Temel Sorular

Bir kız ve bir erkek evlenmeden önce şu üç soruyu cevaplandırabilmelidirler:

– Hayatımızda evliliğin anlamı ne?

– Evlenmekteki amacımız ne?

– Bu amaçlara ulaşmak için nelere sahip olmalıyız?

Hâlbuki birçok genç her şeyi bildiklerini sanıp bu sorularla kesinlikle ilgilenmezler. Amaçları, “normal” nitelendirilen, hayatın anlamını bilen, hayallerde ve rüyalarda kaybolmayan gerçekçi insanlarınkiyle aynıdır. İşte bu gençler, insanların, en basit ve en doğal olayları bu tip sorularla zora soktuklarını düşünmektedirler.

* “Neden evlendiğimizi mi soruyorsunuz? Ama çok basit: çünkü birlikte yaşamanın güzelliğini gördük”.

* “Evlilikten ne mi bekliyoruz? Sadece beraberce hazırladığımız rahat, neşeli, korkulardan ve sıkıntılardan uzak bir hayat”.

* “Bu amaçlara ulaşmak için sahip olduğumuz araçlarımız neler mi? Herkesinkiler: bir ev, emin bir iş, ailelerimizle ve birbirimizle uyum ve birkaç şey daha”.

Gerisini doğa düşünecek diye de ekliyorlar. Doğa, en iyi yönlendiricidir. Gereksiz tartışmalarda kendimizi kaybetmeden, bizi onun yönlendirmesine izin verelim. Zamanı geldiğinde doğru soruları soracak ve cevaplandıracak olan yine doğadır.

Çocukların durumuyla ilgili konular buna tipik bir örnektir. Flört süresince bu konudan ya çok az konuşulur ya da geleceğin ufkunda kaybolan konulardan biri olarak düşünülür. Bu konu zamanla gündeme gelir ve o zaman sorun ve çözümü tartışılır. Bu kısmen doğrudur. Ama insan, gerek şimdiyi, gerek geleceği ve bir ölçüde geçmişi, yani hayatın tamamını sorumluluğuna aldığı ve irdelediği zaman olgunlaşır. Kendi doğasından gelen sesleri dinler ama kendini bununla sınırlamaz. Mantığıyla bu sesleri somutlaştırır ve İsa aracılığıyla hayata ve evlilik de dâhil hayatın tüm olaylarına yeni bir bakış açısı getiren vahiyi dinlemeye başlar.

II. BÖLÜM

NİŞANLILIKTA YAŞANAN FİKİR ŞOKLARI

Bu sesleri dinlemeyi ve onları tecrübelerden ve değerlendirmelerden gelen bilgilerle zenginleştirmeyi deneyelim. Flört eden birçok gencin, evlilik hayatı hakkında kısıtlı bir fikre sahip oldukları ve saf bir şekilde, geleceğe, aralarında şu an meydana gelenlerin bir devamı gözüyle baktıkları anlaşılmaktadır.

Çoğu kişi hayatını planlaması gerektiğini bile düşünmemiştir. “Planlamak” fiilinin onlar için hiçbir anlamı yoktur. Daha az anladıkları bir şeyse evliliğin birçok ödevi yerine getirmeleri gereken doğal bir yetenek işi olduğudur. Kendi insanlıklarında büyümekten, sevdikleri kişiden sorumlu olmaya ve hayatın yöneticisi olmaya kadar. Bunlar uğraştırıcı işlerdir. Kendi gidişatlarında bırakılamazlar. Tanrı, insanın önlem almak için öngörme yeteneğine sahip olmasını istemiştir. Flört döneminde, eğer kişinin kendi kendini sorgulama cesareti varsa, birkaç “Fikir Şokunu” engelleyemeyecektir. Bunlardan dört tanesini sunacağız.

Birinci Şok: Doğal Eğilim Olarak Evlilik

Nişanlılar ilk şoku, evliliğin doğal bir eğilim olduğu söylendiğinde yaşarlar. Bu bir yeniliktir. Düne kadar bu terim yalnızca dini hayat için kullanılırdı. Bugün ise evlilik hayatına da uygulanmaktadır. Problem, kelimenin dinsel dünyadan çiftlerin dünyasına geçmesinden değil, “doğal eğilim” kelimesinin evlilik hayatının yeni bir şekilde yorumlanmasından ortaya çıkmaktadır.

Bu durumda evlilik yalnızca gençler arasındaki aşk çekimi ve gençlerin birbirlerini sevmekten duydukları haz olarak düşünülemez. Doğal eğilim olarak evliliğin tanımını yaptığımız zaman, evliliğe birisinin çağrısı üzerine bir misyonu gerçekleştirmek üzere girildiği anlaşılır.

O zaman şu sorular akla gelir: “Kim çağırıyor?” ve “Ne için?” Bunlar cevap bekleyen sorulardır. Cevapları beraber arayalım.

Kim Çağırıyor? Ve Ne İçin?

Tanrı tarafından çağrılmak… Hıristiyanlara göre, evliliğe çağıran Tanrı’dır. Tabii ki yüksek sesle çocuğunu çağıran bir baba gibi çağırmaz.

Birbirlerine âşık olmalarını sağlayarak doğanın sesleri aracılığıyla çağırır. Aşkın sesinden yararlanır. Yararlandığı herhangi bir aşk değil, O’nunkine benzeyen, sadık, çözülmez, doğurgan bir sevgidir. Ve bu sevgiyle evlilerin kendi aralarında derin bir iletişim kurmalarını hatta bir ev kilisesi hazırlamalarını ister.

Bu önerinin temelinde sevginin canlı ve etkin bir güç olduğu düşüncesi vardır. Evlilik sadece dinlence değil, ama birlikte bir şeyler ortaya koyma işidir. Beraber olmaktan alınan mutluluk, sadece yuva kurmaya iten ve bu işin zorluklarını kolaylaştırıcı bir koşul ve uyarıdır.

Gelişme “Yerini” Beraber Oluşturmak…

Sevgi Evi: Oluşturulacak ilk gerçek “hayati ve duygusal bir iç birliktelik”tir. Bu birliktelik tüm hayatları boyunca oturacakları “ev” olacaktır. Gerçek bir ev. İyi döşenmiş, tüm konforlara sahip tuğla bir eve sahip olunup kötü yaşanabilir. Gerçek ev, sevgi evi olacaktır. Beraber yaşamanın sakinliğini ve mutluluğunu burada bulacaklardır. Bu, her gün bakılması, çatlaklar oluştuğunda tamir edilmesi, eskimeye karşı korunması ve hoş tutulması gereken bir evdir. Bu sevgi evinde, evliler zor ve ince bir iş olan “insan yaratma” ile uğraşacaklardır. Aynı şeyin yapıldığı “evler” vardır. Halbuki evlilik yeni bireyler yaratmak için kurulmuş bir evdir. Erkek ve kadın hayatları boyunca bu işle uğraşacaklardır. Geri kalan bu işin işlevsel kısmıdır.

* Kusursuz insanlar olabilmek için, kendi kendilerinin ve sevdikleri kişinin gelişimiyle ilgilenmelidirler.

* Sadece çocuk yaparak değil ama kendi içlerinde, çocuklarında ve birlikteliklerinde gelişerek hayatlarını devam ettireceklerdir.

* Tanrı’nın öğretileri ışığında yürüyerek, birbirlerine O’nu keşfetme ve O’na doğru yürüme yolunda yardım edeceklerdir. Kullanacakları başlıca araç sevgi olacaktır. Evler taşlarla, arabalar metallerle, bireyler sevgiyle oluşur.

Küçük Kilise: Evlilerin hayatlarını ve evlerini “Sevgi Evi” yapmaları yetmez. Hayatlarından ve evlerinden küçük bir kilise yapmaları gerekir. Tabii bu şaşkınlık yaratabilir. Kilise yapmak ve bir dini topluluk kurmak papazların görevi değil midir? Evet, ama Tanrı evlilerin de bir ev kilisesi oluşturmalarını ister.

Bu ne demektir? Düşünüldüğünden çok daha basittir. Evin Hristiyan inançlarına uygun olarak yaşanan, yani Tanrı’nın inanç birliğinin ve bağışlamasının beraber yaşandığı, sözünün dinlendiği bir yer olması gerektiği anlamına gelir. Tanrı, evimizi ve tüm hayatımızı, onunla beraber yaşayacağımız gerçek mutluluğa giden bir yola dönüştürür. Konuyu biraz daha açarsak, ilk olarak evin oluşturulması işini, hayat ve duygu birlikteliği olarak değerlendirip bir evin nasıl küçük bir kiliseye dönüştürüleceğini göreceğiz.

İnsanın Kendi Sevgisini Tanıması

Evliliğin bu kadar önemli ve Tanrı tarafından istenen bir misyon olduğunu kim doğrulayabilir? Bir Hristiyan olarak bu soruyu doğrudan Tanrı’ya yöneltebiliriz. Ve Tanrı bu bakışı onaylar. Kadın ve erkeğin birleşmesini O’nun istediğini, çünkü bu birleşmenin onları büyüteceğini, (“İnsanın yalnız olması iyi değildir”) hayat dolu olmalarını sağlayacağını, (“Büyüyün ve çoğalın dünyayı doldurun ve onu yönetin”), O’na uzanan yolda onlara yardımcı olacağını söyler (“Kocalar, karılarınızı İsa’nın kiliseyi sevdiği gibi sevin… Onları lekesiz ve erdemli kılın”), Tanrı bu çağrıyı bir ölçüde kadın ve erkeği birbirine bağlayan sevginin doğasında yapmıştır. O halde gençlere düşen, ilk bakışta görülmeyen gerçekleri keşfetmek ve onları okumayı öğrenmektir.

Gençler, iyi düşünecek olurlarsa “hoşuma gidiyorsun”, “seninle kendimi iyi hissediyorum”, “seninle yaşamayı arzu ediyorum” sözlerini söyleten hislerin ötesine geçip, evliliğin, `hoşlanmak’ fikrinden yola çıkarak çok daha geniş ufuklara açıldığını anlayacaklardır.

Evliliği, birçok şekilde tanımlayabiliriz. Evliliği, kadın ve erkeği yeni bir hayat şekli için yeniden dünyaya getiren bir rahime benzetebiliriz.

Kadın ve erkek birlikte gelişir ve kendilerine hayat dolu olmayı sağlayan olgunluğa erişirler.

a) Çift olarak yeniden doğmak:

Evliliğin rahime benzetilmesi şaşırtıcı olabilir. Hâlbuki iyi düşünüldüğünde anne rahminde varolan insan, daha sonra da artık etten olmayan ama insanın sevildiğini hissettiği, yakın ilişkilerden oluşan başka rahimlerde gelişmeye devam eder. Sevgisiz insan, fiziksel olarak sağlık dolu olsa da, ölür. Ölmemek içinse sevdiği insanla hayatını geliştireceği bir ortam oluşturur. (Bu noktada “rahim”den bahsedilebilir) Baba evini bırakır ve hayat boyu sevgiyle yaşayacakları bir ev kurarlar. Tanrı bu olayı basit sözlerle ifade etmiştir: “Babasını ve annesini bırakıp kadınıyla birleşecek ve ikisi tek beden olacaktır”. II. Vatikan Kurulu, evliliğin “içsel bir hayat ve sevgi birlikteliği” olduğunu söyleyerek bu sözleri tekrarlamıştır. İşte bu birliktelik, kadın ve erkeğin çift olarak hayata başladığı ve geliştiği bir rahime benzetilebilir. Çiftin bu gelişimi, sadece zaman ve mekânda değil aynı zamanda ruh ve kalpte meydana gelen bir devrimdir.

b) Çift olma yolunda ilerleme:

Gelişme yolundaki bu ilerleme rastlantıya bırakılamaz. Bireyler arasındaki çekim çok değerli ve gerekli olmakla beraber sadece başlangıç çağrısıdır. Daha sonra, birbirlerine yaklaşabilmeleri için, kendilerini bireyselliklerinden ve ailelerinden uzaklaştıracak yoğun bir çaba başlar.

Yoğun sevgilerin mutluluğunu yaşarken zamanla hayatlarını birleştirmeyi de öğrenirler. Herşeyden önce, bizi kolayca bencilliğe sürükleyen, kendi dünyamıza kapanmamızı sağlayan diğerinin; bize, bizim zevklerimize, alışkanlıklarımıza, hobi ve duygularımıza uymasını bekleyen bireyselliği aşmayı öğrenmeleri gerekir. Hepimizin içinde bir yağmalayıcı yan vardır, bencillik de bir diğerinin hayatına el atıp onu, kendi isteklerimize uydurma yolunda kışkırtır.

Gerçek hayat ve sevgi birlikteliği bu zaaflara göz yummaz. Herkesin kendi olabilmesini, gelişebilmesini ve kendi kişilik çizgisinde ilerlemesini ister. Hatta gerçek sevgi, diğerinin ihtiyaçlarına, zevklerine ve özelliklerine dikkat eder onlara yardım eder ve onları geliştirir. Bu derin sevgi ve hayat birlikteliğinin oluşması için 3 koşul gereklidir:

1. Diğerini anlamak: İlk koşul, kişinin karşısındakini anlamayı bilmesini, onu tanımayı ve ona bakmayı öğrenmesini kapsar. Bunun için diğerini anlamak gerekir:

* Gerçek kişiliğinin tamamında: Âşık olunan kişiyi sadece güzel veya çirkin bir vücut, beklentilerime az veya çok uygun bir karakter olarak değil; duygu, aile sevgisi, düşünce, kültür değerleri, maneviyat ve dini inanışlar açısından da görmek gerekir.

* Alınyazısının tamamında: Âşık olduğum kişi hayatını benim hayatımla sınırlayamaz, o da son arzusu Tanrı’ya ulaşmak olan bir varlık. Diğer bütün ayrıntılar onu son amaca, yani Tanrı’ya ulaştırmaya götüren geçişlerdir. Örneğin, günümüzde çok sözü edilen, tüm yetenekleriyle kendini gösterme, ya da kendi olma, anlaşılma ve korunma, üretken ve eğitici olma ve aile içinde iyi ilişkiler kurma istekleri vs. hayatın tek amaçları değil, sadece gerçek amaca götüren geçiş noktalarıdır. Bu gerçek amaç da, Tanrı’ya ulaşmak ve O’nunla derin bir ilişki içinde olmaktır.

2. Diğeriyle konuşabilmek: İkinci koşul, karşısındakiyle konuşabilmeyi yani karşı tarafı tüm gereksinimleriyle kabul edip ona saygı duymayı kapsar. Gerçekten de bir insanın nasıl olduğunu ve hayattan ne beklediğini bilmek tek başına yeterli olmaz. Fakat her iki tarafın da bilmesi gereken, herkesin evlilikten kendi hayatının gerçeklerini beklediğidir. Evlilik hayatına, kişiyi yalnızlıktan ve hayatının zavallılığından kurtaracak bir “eş” bulmak için girilir. Böylece insan, kendi kendini geliştirecek yeni bir atılım ve gerçek bir yardım bulacaktır. Bunun için her iki tarafın da arzusu, karşı tarafın ilgisinde ve sevgisinde kabul görmektir. Çünkü sevilen kişi bir başka “ben” olarak kabul edilir ve korunur. Böylece artık yalnız olmama rahatlığı ve güvencesi elde edilir, çünkü artık ona kendi gibi dikkat eden başka biri vardır. Bu noktadan hareketle hayatta beraber ilerlerler.

3. Hayatını diğerine bağlamak: Üçüncü koşul, çiftlerin birbirleri için uğraşmasını, hayat yolunda yardımlaşmasını ve birbirlerine destek olmalarını kapsar. Bildiğiniz gibi güzel duygular ve düşünceler her zaman hareketlerle uyum sağlamaz. İçtenlikle söylenmiş bir “Seni Seviyorum” her zaman hareketlerle kendini gösteremez. Hatta bu yüzden sevdiğimiz insanı sık sık hareketlerimiz sözlerimize uymadığı, verdiğimiz sözler hiçbir zaman gerçeğe dönüşmediği için hayal kırıklığına uğratırız. Duyguları gerçek davranışlara dönüştürebilmek için, kişinin, insanı insan yapan, onu bencillikten uzaklaştırıp sevilen insanın beklentilerine yaklaştıran insani değerleri kendi içinde oluşturmuş olması gerekir.

Sevmek İçin Erdemli Olmak Gerekir

“Erdemlilik” bir çiftin oluşması için çok gereklidir. Bu yüzden erdemli olmayan insanların iyi birer sevgili olabilecekleri düşünülemez.

Bu kelimenin artık pek kullanılmadığını ve eski bir sözlükten fırlamışa benzediğini biliyoruz. Fakat kullanılan sözcükler ne olursa olsun, gerçek olan şudur ki gerçekten sevmek için sevgi dolu ve şairane sözcükler fısıldamak yetmez. Gerçek sevgi, insani yönden gelişmiş, olgun insanlardan doğar. Yani kendi üzerlerinde iyi hâkimiyet kurabilen, duygularına isteklerine, çeşitli ruh hallerine, sinirlerine hâkim olmayı bilen; zorluklara karşı mücadele gücü gelişmiş, hayatın zorluklarını cesaretle karşılamayı bilen, aynı zamanda partnerine de güven hissi veren insanlardan.

Bu insanların adalet duyguları da gelişmiş olduğundan başkalarının hayatlarına ve özelliklerine saygı gösterip bunları yaşamaları için gerekli imkânları tanırlar. Ayrıca iyiyi güzelden, doğruyu yanlıştan ayırmayı bildiklerinden, ölçülü ve sorumluluk sahibi seçimler yapma kapasitesine de sahiptirler.

“Seni Seviyorum” Demek Yetmez

Bu niteliklere sahip evlilik, bir gelişme yeridir. Burada eşlerden her biri, diğerinin saygı, sevgi ve beğenisinde yaşar. Eğer sevgi kök salacak, meyve verecek bir toprak bulamazsa, “Seni Seviyorum” demek yeterli olmaz.

Eğer duyguları harekete geçirme gücüne sahip olunmamışsa, sevgi dolu duygular yaşamak hiçbir işe yaramaz. “Seni Seviyorum” dediğiniz insanın zorlukları aşmasına yardım edemiyorsanız, onun özelliklerini tanıyıp onlara saygı duymuyorsanız, güzel sözlerin hiçbir anlamı yoktur.

İkinci Şok: İnsani Gelişim için Evlilik

Gençler, evliliğin derin bir hayati ve sevgisel birlikteliğe dönüşmesi gerektiğini kolayca anlarlar. Ama evliliğin birinci amacının, onları insani açıdan geliştirmek olduğunu düşünmeye daha az eğilimlidirler. Bu yüzden, kendilerine daha “insani kişiler” ve “yapıcı insani ilişkiler kurabilen bireyler” olmak için evlendikleri söylendiğinde ikinci bir şok daha geçirirler. Onlar her şeyin kendilerini iyi hissetmeleri için gerçekleştiğini zannederlerken, bu iyi hislerin yalnızca kişinin kendini ve sevdiği kişiyi geliştirmesini sağlayan gerekli bir durum olduğunu anlamaları gerekmektedir.

Gelişmek ve gerçekleşmek ne anlama gelir? Özel istek ve düşleri gerçekleştirmek anlamına mı? Evet, ama herkesin zannettiği gibi başkaları tarafından onaylanmak, kariyer yapmak, zengin olmak ve rahat bir hayata sahip olmak değil gerçekleşecek ilk düşün insanın zenginliğini oluşturan insani değerleri geliştirmek olması şartıyla.

Beraber yaşanmaya başlandığı zaman, insan yanında gerçekten sevme gücüne, yumuşaklığa, titiz bir dikkate sahip, açık yürekli, sadık, zorluklara göğüs gerebilen, dengeli, gerçekten önemli olan şeyleri değerlendirmeyi ve seçmeyi bilen birisini ister.

Ne yazık ki, artık bu şekilde düşünen ve evliliği insani değerlerin geliştirildiği bir yer olarak gören kişiler bulmak kolay değil. Çünkü birçokları evliliğin bu işe yaradığını akıllarına bile getirmedikleri gibi böyle bir göreve hazırlanmakla da ilgilenmiyorlar.

Üçüncü Şok: Hayatın Yöneticileri

Evlilikle beraber çocuklar konusu gündeme gelecektir. Her çift er ya da geç çocuk dünyaya getirir. Eğer çocuk olmuyorsa, hayatı bir üzüntü kaplar. Bir çocuğun sorumluluğundan korktukları için çocuk dünyaya getirmeyen çiftler nadirdir. Çocuk sahibi olmak için ev problemlerinin aşılması, duyguların rayına oturması ve iş problemlerinin aşılması vs. beklenir. Ama sonunda çiftin hayatlarına yeni bir canlının tazeliğini katma kararı aldığı zaman gelir.

III. BÖLÜM

TANRI TARAFINDAN VERİLEN GÖREV

Çocuk dünyaya getirmenin çifte, Tanrı tarafından verilmiş bir görev olduğunu duymak şaşkınlık uyandırabilir. “Tanrı evlilere hayatın yöneticileri olma görevini verir!” denir. Beraber olma mutluluğuyla her şeyin çözüleceğini uman çiftler, beraber olmanın yalnızca insanlık ve Hristiyanlık yolunda ilerlemek için gerekli bir koşul olduğunu daha önce öğrenmişlerdi. Şimdi ise bu göreve çocuk dünyaya getirme görevinin de eklendiğini duydular.

Bu düşsel bir açıklama gibi gelebilir, çünkü birçokları “Çocuk dünyaya getiriyoruz çünkü istiyoruz. Bu görevi bize Tanrı’nın verdiğini hiçbir zaman düşünmemiştik. Arzumuz var, olanaklarımız ve araçlarımız var, doğa üremek için gerekli tüm mekanizmaları bize sunmuş. Bunun içinde Tanrı’nın işi yok.

Sadece hayatın tüm anlarında olduğu gibi her şeyin yolunda gitmesi için onun yardımına muhtacız. Ama sadece bu kadar”. İyi düşünülecek olunursa doğumun çok istisnai bir durum olduğu anlaşılacaktır. Bir çocuk meydana getirmek, bir sanat eseri ya da teknolojik bir harika yaratmaktan çok farklıdır. Çocuk, anne ve babanın mutluluğu için doğmuş, karmaşık bir makina ya da değerli bir nesne değildir. Sonsuz bir özsaygıya sahiptir. Tanrı’nın yeryüzündeki görüntüsüdür. O’nun yaratma yetkisine sahiptir. Kadın ve erkeğin bu göreve katılmasının tek nedeni Tanrı’nın onları kendi yardımcıları olarak seçmiş olmasıdır.

Tanrı’nın yardımcıları! Tanrı seçimini gazetelere ilan vererek, mektup yollayarak ya da işadamlarının yaptığı gibi testler, görüşmeler yoluyla yapmaz. Çiftin birbirine duyduğu arzu, Tanrı’nın yeni bir hayat yaratmak için yaptığı çağrıdır. “Yeni bir insan yaratma ve onu büyütme konusunda bana yardımcı olmak ister misiniz?” Tanrı’nın sesi olan arzu, her gün biraz daha güçlenir, sonunda çift “evet” der ve Tanrı ile beraber yeni bir hayat yaratırlar.

Topluma Açık Olmak

Gençler daha çok erken olduğunu düşünseler de çocuk doğurmak, anlaşılması ve kabul edilmesi oldukça kolay bir olgudur. Ama gençler, kendilerini aşka kaptırdıklarından beyinlerinde çocuk düşüncesi henüz şekillenmemiştir. Gençlerin daha zor kabullenecekleri bir diğer konu da, sevgilerinin kendilerinden başka insanların da yararına olduğudur. Ya bu başkaları kimdir? Gençler, evliliğin kendilerine çok fazla sorumluluk yüklemeye başladığını düşüneceklerdir. Sevgilerinin onları mutluluk içinde yaşatacağını düşünerek yola çıkan gençler, daha sonra bu mutluluğun kendilerinin ve eşlerinin hayatını kurmak, çocuk doğurmak gibi önemli şeyler gerçekleştirmek için gerekli zemin olduğunu öğrendiler. Bu da yetmedi. Şimdi onların özel, küçük aşk hikâyelerine bir şekilde başkalarının da gireceği söyleniyor. Fazla oldu ama!

Evlendikten sonra da ebeveynlerle, kardeşlerle ve arkadaşlarla ilişkilerin devam ettirilmesi gerektiği anlaşılabilir. Ama daha fazlası değil. Hâlbuki onlara hediye edilen aşkın içinde başkalarına da yetecek kadar enerji ve zenginlik olduğu söylenmektedir. Bu enerji ve zenginlik; önce karı-koca, sonra çocuklara sonra da tüm topluma yayılır.

Bunun anlamı, her yeni aşkın tüm insanlığı saran yeni bir zenginlik olduğudur. Böylece herkes için yeni bir yaşam umudu doğacaktır.

Toplum İçinde Yeni Bir Topluluk Doğuyor

İki kişi sevgiyle birleştikleri zaman, toplum içinde diğerlerinden nitelik olarak farklı bir sevgi topluluğu oluşur. Bu küçümsenecek bir şey değildir. Çünkü insanlar bireyselliklerine her gün biraz daha kapanıp bencillik doğrultusunda yaşayarak, karşılıklı dikkat göstermeyi unuttuklarından, sevginin varolduğuna her gün daha kuşkuyla bakmaktadırlar. Bu yüzden her yeni sevgiyle insanlar tekrar ümitlenirler.

Evliler başkaları için özel olarak hiçbir şey yapmasalar da, bencilliğin tekdüzeliğini yaşayan bir toplumda yeni bir umut ışığı yaktıkları için zaten çok şey yapmışlardır.

Ama fazlası var. Eğer bir çiftin ve ailenin hayatı bir sevgi okuluysa, evlilikte ve aile içinde bunu öğrenenler, diğer insanlarla da farklı bir ilişki geliştirerek bunu dışarı yansıtırlar.

Başkalarına Karşı Daha Dikkatli Olunur

Gerçek bir sevgi ilişkisi yaşayan ve sevmeyi öğrenen kişiler, başkalarına karşı da daha sevecen ve daha ilgili olurlar. Yorgunluk ve zorluk anlarında insanın yanında kendini anlayacak ve yardım edecek birinin olmasının ne kadar güzel ve gerekli olduğunu anladıklarından, diğerlerinin sorunlarını daha iyi anlar ve onlara yardım ederler.

Ayrıca, çocuklar dünyaya getirip onları yetiştirmekle topluma, başkalarıyla insani ilişkiler kurma yeteneğine sahip, sosyal ve kişisel eğitimlerini almış bireyler kazandırırlar. Çünkü bir aile sahibi olamamış ya da dengesiz bir ailede yaşamış olan gençler, rahatsızlıklarını, eksikliklerini ve sorunlarını topluma yansıtırlar. Toplum sorunları genelde ailevi sorunlardan doğar ya da parçalanmış ailelerde kök salma imkânı bulurlar. Bu sebeple ebeveynler toplumla beraber hareket etmeli ve çocuklarının eğitimini hak ve sorumluluklar mantığı içinde toplumun her alanında (okul, iş hayatı, kilise vs.) sürdürmelidirler.

Böylece toplumu, üretim, tüketim, malların dolaşımı, hukuk gibi konularla uğraşırken unuttuğu değerlerle zenginleştirirler. Fakat sivil toplum ve kilise toplumu için hayat kaynağı olmanın başka bir yolu daha vardır. Bu da evlilik hayatında ve aile içinde kazanılan ve insana hayatın hazinesini başkalarına aktarma imkânı veren duygu ve deneyimlerin başkalarına aktarılmasıdır.

Çift ve Aile: Toplum İçin Bir Zenginlik

Çiftler ve aileler, birbirlerinin sorunlarını tanıdıkları, karmaşık durumları ve olası çözümlerini bildikleri için birbirlerine yardımcı olabilirler.

Bunu yaparken güç aldıkları, kitaplardan alınan bilgiler değil ama yaşadıkları deneyimlerdir. Yani çiftlere ve ailelere özel görevler yüklenmemektedir. Yapmaları gereken hayatlarını ciddi bir şekilde yaşamaları ve farklı zamanlarda bunu açıklamayı ve ispat etmeyi bilmeleridir. Bu şekilde, aile içindeki tecrübelerini ister istemez dışarı yansıttıklarından bütün toplum için bir zenginlik oluştururlar.

Dördüncü Şok: Aile ve Ev Kilisesi

Sürprizler her zaman insanı şaşırtırlar. Ama bu sonuncusu herhalde en alışılmadık olanıdır. Birçokları belki de ilk kez ailelerini “küçük bir kilise” ya da “bir ev kilisesi” olarak kurmaları konusunda bir teklif duyacaklardır. Bu ne anlama gelir? Evin bir köşesinde küçük bir sunak hazırlamak veya evin duvarlarına dini resimler asılması için yapılan bir teklif midir?

Söylenmek istenen bu değildir. Cümle eskidir, Giovanni Crisostom’a ve Aziz Agostino’ya kadar dayanır, daha sonra da II. Vatikan Konsili tarafından tekrarlanmıştır. Bu cümlenin gerçek anlamını anlayabilmek için “kilisede evlenmek” olgusunun nasıl yaşandığını hatırlayalım. Her şey burada başlamaktadır.

Neden Kilisede Evleniyoruz?

Gençlerin büyük kısmının neden kilisede evlendiğini kendi kendimize sorarak işe başlayalım. Bu sorunun yanıtını bulmak için onların düşüncelerini anlamamız gerekir. Çoğu kişi kilisede geçen zamanı, evlilik töreninin birçok dakikası gibi, gelenekler öyle istediği için geçirilen bir zaman olarak değerlendirirler.

Kiliseye, ardından bir restorana gider, birkaç saati fotoğraf çekimine adar ve en sonunda balayı için yola çıkarlar. Hâlbuki Kilisede geçirdikleri zamanın onların gelecekteki hayatlarına temel teşkil eden dakikalar olarak değerlendirilmesi gerekir.

Kiliseye, eş olarak geçirecekleri uzun yolculuğu Tanrı’nın evinden başlatmak için giderler. Amaçları yalnızca Tanrı tarafından kutsanmak değil ama O’nunla sonsuza dek sürecek bir antlaşma yapmaktır. O’nu evliliklerinin ve ailelerinin ömür boyu sürecek hikâyesinde yol arkadaşı olarak seçmişlerdir: Kalıcı bir misafir, nasihat veren ve Söz’üyle yöneten bir bilge, zor anlarda destek olan, sevmeyi öğreten ve sevme gücü veren bir güç, herhangi bir güçlükte başvurulacak bir nokta… Hayatlarını ve sevgilerini O’nunla kuracaklardır.

Günlük hayatın düzenini belirleyen işler arasında (yeme, uyuma, konuşma, tercih yapma, mutluluk verme, katlanma ve affetme, barışı ve mutluluğu beraberce kurma vs.) Tanrı ile inanç birliği de yer almalıdır: dualar, Tanrı Sözü’nü dinleme, dini inançlar, acıma… vs. Tanrı, her şeye burnunu sokan bir misafir değildir. Olağanüstü şeyler istemez. Tek istediği varlıklarına bir anlam ve yeni bir zenginlik kazandırmak için aileye dâhil olmaktır. Ayrıca sözleri dikkatle dinlensin diye biraz sükûnet, varlığı hafif bir esinti gibi algılansın diye de biraz dikkat ister. Kendi varlığı, temiz bir aynaya benzeyen insan ruhunda yansısın, kendi hayatı inananın hayatına tatlı su gibi karışabilsin diye biraz “ruh temizliği” ister.

IV. BÖLÜM

TANRI İLE İLİŞKİ VAFTİZLE BAŞLAR

Tanrı ile ilişki evlilik günü başlamaz. Bu ilişki, kadın ve erkeğin vaftizle İsa’ya katıldığı gün başlamıştır. Ve bu dakikadan sonra da bütün bir hayat boyunca O’nunla yaşar. Böylece Tanrı’nın düşünceleri ve tasarıları onlara geçer. Tanrı gibi düşünüp, olayları Tanrı’nın gördüğü gibi görürler.

Düşmanlarını Tanrı’nın kendilerini yargıladığı gibi yargılar, hayatlarını ve sevgilerini Tanrı’nın ölçülerine göre planlarlar; O’na ve O’nun Sözü’ne güvenirler. Söylediklerinin, yaptıklarının ve bıraktığı mirasın gereksiz olmadığını bilirler.

Doğru, gerçek ve hayatın ta kendisi olduğu için O’nu ciddiye almayı öğrenmişlerdir. Bu yüzden içlerinde sevgi doğduğu zaman, Tanrı’ya bu sevgiden ne beklemeleri gerektiğini sorarak bu mantıkta yaşamaya devam ederler: “Efendim, sen bizim sevgimizden ne bekliyorsun? Nasıl sevilir? Bize sevmeyi öğret, bize senin beklentilerini karşılama gücü ver. Biz biliyoruz ki, senin gösterdiğinden farklı bir şekilde yaşanan herşey boşa yaşanmış demektir”.

Tanrı’nın Yeniden Keşfedildiği An Olabilir

Bunun bir hayal olduğu söylenecektir. Bu mantık ve inançla Hıristiyanlığı kim yaşıyor? Günümüzde, düşüncenin ara sıra Tanrı’ya yönelmesi bile çok sayılıyor. O’na zaman ayıramayacak ve onu düşünemeyecek kadar çok şeyle uğraşılıyor. Hâlbuki bu doğru değildir. Fakat hiçbir zaman çok geç olmadığını hatırlatmamız gerekir. Sevgi, Tanrı’nın yeniden keşfedildiği bir dönem olabilir. Eğer gerçek sevgiden bahsediyorsak, o bizi hayata ait birçok şeyi yeniden gözden geçirmeye ve düşünmeye zorlayacaktır.

İki kişiden birinin diğeri için Tanrı’yı yeniden keşfetme ve O’nu bulma fırsatı olduğu durumlar hiç de az değildir. Tanrı’ya yer verildiği zaman, önceden imkânsız gözüken birçok şey yapılabilmekte ve anlaşılmaktadır.

V. BÖLÜM

TANRI HUZURUNDA EVLENMEK

Tanrı evinde geçirilen o bir saat içinde neler oldu? Yeni evlilerin kilisede geçirdikleri dakikaları tekrar gözden geçirelim. Evlilik töreni genelde ayinin içine dâhil edilir. Çift, mutluluklarını paylaşan kişiler arasında kiliseye heyecanlı ve mutlu bir şekilde girer. Sonra tören başlar. Tanrı huzurunda toplanır ve beklerler. İlk hareket baş eğmedir. Tanrı’nın kendilerini ve hayatlarını, içlerindeki kötülükten arındırmasını dilerler. Eşlerinden de özür dilerler. Çünkü iki kişilik yeni hayatları, her türlü kin, kırgınlık ve kötülükten arınmış bir yürekle başlamalıdır.

“Her şeye gücü yeten Tanrı’nın ve siz kardeşlerim önünde kabul ediyorum ki…” Sonra O’nun Sözü’nü dinlerler. Son kararlarını vermeden önce, Tanrı onlara sevgi üzerine birkaç öğreti daha vermek ister. Bunlar, insanların, sevgi üzerine Tanrı Sözü duymak isteyenler için toplanıp saklanmış göklerden inmiş öğretilerdir. Tanrı, sevgiden çok ciddi bir konu olarak bahseder: İnsan deneyimlerinin en ciddisi…

Tanrı’nın Sevgi Öğretisi

Evlilik ayininde adı geçen Tanrı Sözleri’ni bir araya getirerek, Tanrı’nın Sevgi öğretisi üzerine bir fikir verebiliriz. Tanrı der ki:

* “Âdem’in kalbine sevgi ihtiyacını Ben koydum; insanın yalnız kalmasını istemedim, çünkü yalnızlık mutsuz eder” (Yaratılış 1,26-31; 2,18-24)

* “Hayat arkadaşını bulmak için izlenmesi gereken bir yol vardır; ama bir kez onu bulduktan ve sevmeyi öğrendikten sonra onda hayatın her anında hissedilecek bir rahatlık bulunur” (Yaratılış 24,48-67)

* “Dinsizlerin bir kadın aldıklarında yaptıkları gibi, birbirinizi severken Tanrı’yı unutmayın. Hayatınızın ve sevginizin kaynağında Tanrı vardır ve aşk hikâyenizin her anında sizi şefkatle izler” (Tobit 7,9-17)

* “Birbirinizi tutkulu bir aşkla sevin, çünkü aşk, hayatın şiddetli sularının bile söndüremeyeceği bir Tanrı kıvılcımıdır” (Neşideler Neşidesi 2,8-16; 8,6-67)

* “Ölçülü ve erdemli olursanız, sevdiğiniz insanı mutlu edersiniz. O zaman, kendi kişiliğiniz ona verebileceğiniz en güzel hediye olacaktır” (Sirak 1-4; 16-21)

* “İsa’nın sevgisine benzeyen bir sevme şekli vardır, o zaman sevdiğiniz kişiyi `Ruhani Tapınak’ olarak görürsünüz” (Korintliler 6,13-20)

* “Dış güzelliklere gerçekte sahip olduklarından daha fazla önem vermeyin; ilişkinizde ruhu güzelleştirmeye çalışın: sizin beraberliğinizin esas zenginliğini oluşturan da budur” (I.Petrus 2,11; 3,1-9)

* “Tanrı, gerçek sevgiye yani O’na başvurarak birbirinizi sevmenizi ister, çünkü O, sevme gücü ve her şeyi baştan alma cesaretidir” (I. Yuhanna 3,18-24; 4,7-12)

* “Gerçek sevgi, dünyevi düşünceden değil, Tanrı’nın bilgeliğine uyan bir hayat anlayışından ortaya çıkar; Tanrı’nın mantığı, güzelliklerin mantığıdır; bu yüzden sevginizi Tanrı Sözü’nün yalın kayalığında kurmalısınız” (Matta 5,1-12; 7,21-29)

* “Bu sevgi, seven kişinin hayatına neşe verir ve Tanrı bu sevgiyi azalmaması için besleyerek her zaman kendisine güvenenlerin yanında olacaktır” (Yuhanna 2,1-11)

* “Hayatınızda Tanrı’yı yaşamak ve onu aşk hikâyenizde mevcut kılmanın yolu onun emirlerini izlemektir: gerçekten de seven kişi sevdiği kişinin isteklerini yerine getirir” (Yuhanna 15,9-12)

* “İsa, sizinle birlikteyken, size sevdiğiniz insana hayat verecek güçte bir sevme yetisi verecektir ve Tanrı’ya O’nunla ve Tanrı’yla bir olmanız için dua edecektir: Birlikteliklerinde kusursuz olsunlar” (Yuhanna 15,12-16; 17,20-26) Tanrı’nın üzerinde durduğu düşüncede bu kadar ısrarcı olması çok çarpıcıdır: Sevgi erkeği kadına bağlar, ama her ikisini de Tanrı’ya. Evlilerin birbirlerinden ve Tanrı’dan ayrılmamaları gerekir. Evliler, Tanrı’ya bakarak sevmeyi öğrenirler, O’na yakın olduklarında O’ndan sevme gücü alırlar ve sevgilerini Tanrı’ya yönelterek de sevgilerine ve hayatlarına son anlamı kazandırırlar.

Tanrı, bu öğretiyi daha etkili kılabilmek için onu gerçek bir olayla göstermek istedi. Kana’da bir düğün törenine katıldı ve tören sırasında yeni evlileri sıkıntıdan kurtardı. Hazırlıksız yakalanmışlardı. Tanrı bu hazırlıksızlıklarına suyu şaraba değiştirerek müdahale etti. Sanki “Sizinle kalırsam, her zaman doğru anlarda sevginize anlam ve hareket kazandırarak devreye gireceğim” demek ister gibiydi.

Düğünlerde Tanrı, yüzeysel bir misafir değildir: o sevginin azaldığı anlarda, sevgi ateşinin sönmemesi için devreye giren sessiz bir arkadaştır. Tanrı, sevginin güçlenmesini, hayatın yeni bir heyecan ve sevme isteği kazanmasını sağlar.

Asmaları Birleştirme Gücüne Sahip Sözler

Tören devam eder. Eğer İsa önceden öğretici görevini yaptıysa, harekete geçer. Yapmak istedikleri için yeni evlilerden ve papazdan yararlanır. Papaz, törenin başında birkaç dakikada belirecek mucizeyi anımsar. Onu bir kutsama olarak niteler. Hıristiyanların, Kutsamanın ne anlama geldiğini bilmeleri gerekir. Kutsama insan hayatında Tanrı’yı var kılan bir harekettir.

Yeni evliler, papazın karşısında, biçimsel sözleri dile getirirler. Bunlar, onların hayatlarını birleştirme gücüne sahip kelimelerdir, fakat daha olağanüstü olan tarafları Tanrı’yı var kılabilmeleridir. Sanki Tanrı, kendini çağıran insanoğlunun sözünü dinlemektedir. Davetliler erkeğin kadına söylediği sözleri duyarlar: “Seni eş olarak alıyorum”. Ve bilirler ki bu sözler ve evlilik yüzüğü, evlilerin hayatlarında Tanrı’nın varlığını ortaya koymaktadır. Tanrı, kendisini çağıran kadın ve erkeğe “evet” der. Hiçbir zaman eli boş gelmez. Kana’da yaptığı gibi. Sonsuz gücüyle suyu şaraba çevirmiştir, burada ise evlilerin birbirine olan sevgisini kendisininkine benzeyen bir sevgiye dönüştürür. Bu İsa’nın düğün hediyesidir: Küçük bir insani aşkı kutsal bir aşka çevirir.

Sırayla gidersek, papaz her şeyden önce yeni evlilere bu karara nasıl vardıklarını ve sevgiden ne beklediklerini anlamak için çeşitli sorular yöneltir:

* “Kararınızın sorumluluklarını bilerek birbirinizi özgürce mi seçtiniz?”

* “Güncel düşünceyle mücadele ederek, tüm hayatınızı kapsayacak sadık bir sevgi için uğraşıyor musunuz?”

* “İnsanlığa ve Hıristiyanlığa yakışır bireyler dünyaya getirmek için `hayat görevlileri’ olarak benimle işbirliği yapmaya hazır mısınız?” Ve ekler: “Eğer birbirinizi her zaman sevmeye karar verdiyseniz, elele tutuşun ve sizi hayat boyu birleştirecek kelimeleri söyleyin”. Yeni evliler, aralarında Tanrı’yı var etme gücüne sahip o kısa sözcükleri dile getirirler. Kelimeler, birbirleri için kalplerinde taşıdıkları duygularının dışarı yansıtılmasıdır. Birbirlerinin ellerini sıkarak da ağızla söylediklerini gerçekten hissettiklerini ve istekle ortaya koyduklarını göstermektedirler ve şöyle devam ederler: “Seni karım/kocam olarak alıyorum. Sana sevinçte ve üzüntüde, sağlıkta ve hastalıkta her zaman sadık kalacağıma ve hayatımın her anında seni seveceğime ve yücelteceğime söz veriyorum”.

* Seni seviyorum ve her zaman seveceğim; seni hayatım boyunca senin için uğraşacak kadar çok seviyorum.

* Bu sözüme sadık kalmam için Tanrı içimdedir. Hatta seni mutlu etmek için beni kullanmaktadır, çünkü bu O’nun rüyasıdır.

* Senin için en güzel şeyleri arzuluyorum ve Tanrı senin için isteyebileceğim en güzel şeyin senin O’nun kişiliğinle tanışman ve her zaman O’nun güzelliğine saygı duyman olduğunu bana gösteriyor.

* Sana Tanrı’nın sana baktığı gibi bakarak her zaman yanında olacağım. İyi ve kötü günde her zaman kalbimde ve davranışlarımda olacaksın. Çünkü Tanrı önünde kendimi senin hayatından sorumlu hissediyor ve O’na giden yolda seninle beraber olmak istiyorum.

Yüzüklerin Değiştirilmesi

Yüzüklerin değiştirilmesi, bir şekilde çiftlerin birbirlerini sonsuza dek sevme isteklerinin göstergesidir. “Peder, Oğul ve Kutsal Ruh adına sevgimin ve sadakatimin işareti olarak bu yüzüğü sana veriyorum”. Papaz onları takdis eder: “Tanrım, bu evlilik yüzüklerini takdis et: bunları taşıyanlar sadakatlerini koruyacak, senin arzun ve barışın içinde kalacak ve karşılıklı olarak sevgilerini yaşayacaklardır”. Sonra İsa, evlilerden hayatlarını ona bağışlayarak, onunkiyle birleştirmelerini ister. Bu hareketin anlamı çok büyüktür. İsa, kadın ve erkeğin birbirlerini nasıl sevmeleri gerektiğini gösterir.

Sevmek, İsa’nın yaptığı gibi kendi hayatını vermektir. Hayatlarını İsa’nın hayatıyla birleştiren evliler bir şekilde sevgi için hayatını feda eden İsa’nın hareketine ulaşırlar. Gerçekten de sevmek, sevilen kişinin iyiliğini istemektir. İsa bunun ölçüsünü belirlemiştir: her şeyi vermek. Bu olgu ekmek sunusuyla temsil edilir: İnsanların kurtuluşu için Tanrı’ya sunulan İsa olacak olan madde hazırlanır. Evliler bütün hayatlarını (acıları, yorgunlukları, mutlulukları, işi, heyecanları, aşkı vs.) çanağın içine koyarak İsa’nınkiyle birleştirirler. Papazın çanakta şarapla karıştırdığı su damlasının esas anlamı şudur: onların küçük hayatı da İsa’nın yüce hayatına katılarak Tanrı’ya verilen tek bir adak haline gelir.

Ekmek ve şarabın kutsanması töreni sırasında ise her iki taraf da, İsa gibi Tanrı’ya ve eşine verilen bir adak olur.

SONUÇ OLARAK: “SEVGİ, SEVGİDEN FAZLASIDIR”

Sevginin içinde hayatın tüm zenginliği vardır. Bu gerçeği dile getirmek için VI. Paul, Equipes Notre-Dame konuşmalarından birinde anlaşılması zor bir açıklama getirmişti: “Sevgi, sevgiden fazlasıdır”. Bu sözle sevginin insanların hayal ettiğinden daha fazlasını içerdiğini anlatmak istiyordu. Bu genç kız veya delikanlı kalplerinde sevginin doğduğunu hissettiklerinde ve el ele tutuştuklarında Tanrı’nın önlerinde muhteşem bir hayat yolu açmakta olduğunu düşünmezler. Bu yolda güzellikleri görmeyip sadece zorlukları fark edebilirler. Hâlbuki yol zor da olsa, sevgi yolunun sahip olduğu güzelliklere gözlerini ve yüreklerini açmalıdırlar.

İşte o zaman Tanrı’ya Mezmur 22 ile seslenmelidirler: “Eğer sen benimleysen, hiçbir kötülükten korkmuyorum… Mutluluk ve iyilik hayatımın her gününde yanımda olacaktır”.

“Theofilos” Din Eğitim Merkezi21