AİLE İÇİNDE ANLAŞMAK

Canlarım,

Yine Noel geldi ! Yalnızlık, aile içi ayrılıklar veya yas yüzünden bazıları onu başka tarihe atmak isteseler de Noel geldi… Ama ben, bu satırları okuyan herkesin Noel’i neşe içinde geçirmelerini istiyorum.

Bu sene sizin için “özellikle” ne temenni ettiğimi biliyor musunuz? “Birbirinizle anlaşmanızı”.Özellikle aile içinde olmak üzere, her yerde büyük bir dayanışma içinde olmamızı. Bu, kendisini herkesin kardeşi yapan, dayanışma ve barış içinde yaşamamızı isteyen Tanrı’nın Oğlu’na ettiğim duaların temeli olacaktır.

Bazılarınızın hemen itiraz ettiğini duyar gibiyim: Biz anlaşıyoruz, birbirimizi seviyoruz! Bu temennilere ihtiyacımız yok! İlk tepkinin bu olabileceğini biliyorum, zaten doğru olan da böyle olmasıdır. Hepimiz anlaşmayı ve uyum içinde olmayı o kadar isteriz ki, evimizde ilişkilerin mükemmel olmadığını kendimizden, özellikle de iyi tanımadığımız insanlardan saklarız.

Buna rağmen, günlük ilişkilerimiz üzerinde sakin kafayla düşündüğümüz zaman, bazı suskunlukların, banal olaylar üzerine yapılan kavgaların acısı ve hayatımızı zehirli gazlardan daha çok kirleten sinir katsayısının artışı yüzünden aile içinde anlaşmanın her zaman kolay olmadığını, ev içinde iyi anlaşılsa her şeyin daha kolay olacağını memnuniyetle kabul ederiz.

Zaman ne yapmalı? Hayatımızı zehirleyen küçük günlük anlaşmazlıkların temel sebeplerini nasıl araştıracağız? Ruhun katmanlarını araştırıp kendi kendimize yaptığımız, biraz ihmalkarlıktan, nezaketsizlikten, yorgunluktan, hareketlerimize ve sözlerimize hakim olamamamızdan kaynaklanan yaraları nasıl bulmalı ve iyileştirmeliyiz?

Burada size herşeyden önce kendi kendime vermem gereken nasihatler vermek istemiyorum. Ama sizi benimle birlikte, kardeşler arasında anlaşmanın ne kadar zor, diğer yandan da ne kadar kolay olduğunu gösteren Kutsal Kitap sayfalarını okumaya davet ediyorum. Kız kardeş veya erkek kardeş olmak, evlat, karı-koca, anne-baba, olmak gibi insanoğlunun dört temel boyutundan biridir. Bu mektupta özellikle kardeşlik boyutundan bahsediyorum. Bunu, kendimi sizin kardeşiniz, birçoğunuzun ağabeysi yerine koyarak yapıyorum. Papa, episkoposlara insanların çobanları, babaları ve öğretmenleri oldukları gibi kardeşleri de olmaları gerektiğini söylüyordu. Bu tavsiye, ebeveynler, öğretmenler, eğitmenler ve papazlar için de geçerlidir.

Son olarak, “Aile içinde anlaşmak” kelimesini dar anlamda kullanmadığımı da belirtmeliyim. Aksine, her yaştaki kardeşler, karı-koca, kuzen ve her dereceden akrabalar, yani aile içi ve akrabalar arasındaki birlikte yaşama zorluklarının kilise grupları, politik gerçekler, sosyal gruplar, kültürleri ve ırkları farklı olan toplumlardaki anlaşmazlıklardan farklı olmadıklarını söylemek istiyorum.

Eğer aile içindeki anlaşmazlıkları bulup onları iyileştirmeyi öğrenebilirsek, kilise çevresinde, işte, okulda, ofiste, pazarda, stadyumda, mecliste meydana gelen sosyal ve kişisel anlaşmazlıklar için de tecrübeli olacağız.

İnsani barış kurallarının hemen hepsi aynı temellere dayanır. Kişisel anlaşmazlıkları çözmek üzerine olan Kutsal Kitap öğütleri sembolik karakterlidir. Gruplar, ırklar, milletler dünyanın güneyi ve kuzeyi arasındaki ilişkileri de temsil ederler ve aydınlatırlar. Kilise içi ilişkileri, yani tutucu ve ilericiler, gençler ve yaşlılar, başrahipler ve yardımcıları, papazlar ve laikler, arasındaki ilişkileri de aydınlatırlar. Aynı zamanda, hem bu kadar yakın hem de hep daha fazla anlayış bekleyen o iki kardeş grup, yani

Musevi ve Hıristiyanlar da Kutsal Kitab’ın sayfalarında ışık bulurlar.

O halde, aile içinde, kilise çevresinde ve toplumda daha iyi anlaşma yolları bulma arayışı içinde olmalıdırlar.

BİRİNCİ BÖLÜM

6 KARDEŞLİK HİKAYESİ

Kutsal Kitap’ta kardeşler üzerine, insani yanları her nesilde izlenen günümüze dek gelen birçok olay anlatılmıştır.

Bunları dikkatle okuduğunuz takdirde, o zamanların olayları ve ayrıntılarında günlük hayatımıza ait simgeler bulabilirsiniz.

“Erkek kardeş”, “kız kardeş” kelimelerinin doğu dillerinde, İsa zamanında da olduğu gibi, bizimkinden daha derin anlamlar taşıdıklarını belirtmek isterim. Kutsal Kitap’ta adı geçen halk için, kız kardeş veya erkek kardeş yalnızca aynı ebeveynlerden doğan kişiler değillerdir. Aynı zamanda kuzenler, yeğenler, amcalar ve teyzeler de kardeş sayılır. Arkadaş ve meslektaş da olabilirler. Bu, tek çocukları, bu sayfaları okumaya devam etmeye ikna edebilir. Diğer yandan, tek çocuklar da er ya da geç kendilerine bir kız veya erkek kardeş arayacaklardır. Bu insanoğlunun doğuştan gelen kardeşlik ihtiyacından kaynaklanır ve onu bulmadıkça huzuru yakalayamaz.

Birçok kardeşlik hikayesi arasında, günlük ilişkilerimizi ve davranışlarımızı yansıttığını düşündüğüm altı tanesini seçtim.

Kutsal Kitap’ta ilk anlatılan hikayeyle başlıyorum.

1) Neden, hiçbir sebep yokken birbirimize kötülük yapıyoruz.( Tekvin 4,1-16 )

Sık sık kendimize bu soruyu sorarız. Çıkar çatışması ya da benzer bir sebepten meydana gelen kavgalar ve gerginlikler tasvip edilmese de anlaşılabilir. Ama kimi zaman kardeşler (akrabalar, arkadaşlar, okul veya iş arkadaşları) arasındaki anlaşmazlıkların temelinde hiçbir çekişme unsuru yoktur: Her ikisi de pozisyonları ve kişisel başarıları itibarı ile eşittirler. Buna rağmen birbirlerine tahammül etmede zorlanır, birbirlerini eleştirir ve hemen her fırsatta tartışırlar. Yaradılış mı? Kutsal Kitap’ta kardeşlik üzerine ilk hikâye, eşit iki kişi arasında geçen ölümcül bir nefretin hikâyesidir, bu bizi problemin kalbine götürecektir.

Habil ve Kabil’in birçok ortak noktası vardır: Ebeveynleri, ortamları, evleri ve eğitimleri. Ama farklı yanlarını uyumlu kılmaktan acizdirler: Büyük olan Kabil daha güçlü, küçük olan Habil daha zayıftır. Birincisi tarımla ilgilenirken ikincisi çobanlık yapmaktadır. Meslekleri de, farklı kültür ve düşünce tarzlarını ifade etmektedir.

Her ikisi de Tanrı’ya işlerinin ürünlerini sunarlar. Ama Kabil adağının kardeşinin adağı kadar önemli olmayıp, kabul edilmediği hissine kapılır; Tanrı’nın bazı insanları üstün tutup, onları kayırdığına inanır. Tanrı’nın bir Baba olduğunun farkında değildir. Habil’i rakibi gibi görür. Yaşam sevincini ve içindeki barışı kaybeder, yüreğini kıskançlığın ve nefretin ele geçirmesine izin verir.

Gözlerden uzak, çayırın ortasında Kabil elini kardeşi Habil’e kaldırır ve onu öldürür. O zaman Tanrı Kabil’e şöyle seslenir : “Kardeşin Habil nerede?”. Kabil cevap verir : “Bilmiyorum, ben onun bekçisi miyim?”.

Tanrı yanıt verir : “Kardeşinin kanı bana yerden sesleniyor!” Kabil Tanrı’ya şöyle der : “Suçum af dilenemeyecek kadar büyük!”.

Neden Kabil nefretin ve şiddetin ruhuna girmesine engel olamadı? Neden kardeşinin mutluluğu ve iyiliğinin aynı zamanda kendi mutluluğu ve iyiliği olduğunu fark edemedi? Ve neden yakınımızdaki bir kişi takdir edildiği, başarılı olduğu ve işleri iyi gittiği zaman rahatsızlık duymalı sinirlenmeli ve isyan etmeliyiz? Neden onun kötülüğünden mutlu olmalıyız?

Kıskanç kişi, bu kıskançlığını diğer kişinin kendini beğenmiş olması ve bunun gibi daha birçok nedenle haklı göstermeye çalışabilir.

Kabil, kardeşine duyduğu kıskançlık ve şiddetin problemlerini çözmeyip ihtiyaçlarını gidermediğini aksine arttırdığını ancak her şey olup bittikten sonra anlayabildi.

2) Çıkar kavgaları ( Tekvin 13,2-13 )

İyi ki, Habil ve Kabil arasındaki gerginliğe çok sık rastlanmıyor. Ama bu kavgalara ırklar ve toplumlar arasında çok daha sık rastlanıyor ve kıskançlık, aşağılık veya üstünlük duyguları kardeşler arasında savaşlara sebep oluyor.

Ama biz aile çevresinde kalarak, sık sık kardeşliğin, arkadaşlığın bozulmasına sebep olan çıkar çatışmalarını ele alalım. İki insan iyi anlaşıyorlar, birbirlerini seviyorlar, birlikte geziye çıkıyor ve birlikte muhabbet etmekten çok büyük zevk alıyorlar. Fakat bir noktaya gelindiğinde, soğukluklar, sessizlikler, kuşkular ortaya çıkıyor ve kavgalar, ayrılıklar meydana geliyor. Peki ama ne oldu? Kutsal Kitap’tan bir amca ve yeğenini anlatan, İbrahim ve Lut’un hikâyesini okuyalım.

İbrahim şanslı bir adamdır. Elinde bulunan az şeyle, bir hayvan yetiştiricisi, saygı duyulan, değerli bir insan olmuştur. Yetim olan yeğeni Lut, Uzak doğudan Filistin’e göç ettiğinde kendisiyle beraber gelmiş, bütün işlerinde ve başarılarında ona eşlik etmiştir. Fakat bir gün kendi sürülerini kurmaya ve adamlarını toplamaya başlar.

Zamanla, eskiden bir olan çıkarlar farklılaşmaya başlar. Kutsal Kitap suçun ne tamamen doğru ve sakin bir adam olan İbrahim’de, ne de amcasına çok saygı duyan Lut da olmadığını belirtmiştir.

Kavga edenler onların çobanlarıdır. O zamanlar çobanlar arasında, bir pınbaşı, bir otlak, bir patika, bir hırsızlık veya bir fitne yüzünden çıkan kavgaların ne kadar dramatik ve acımasız olduğu iyi bilinirdi.İşte tüm hayatları boyunca uyum içinde çıkarlarını birleştiren İbrahim ve Lut’u karşı karşıya getiren de budur.

Peki şimdi İbrahim ne yapacaktı? Hakları üzerinde ısrar edebilir, öncelikli olma hakkını kullanarak, her şeyi tekrar yönetimi altına alabilirdi. Fakat o, dengeli ve anlayışlı davrandı. Çünkü bir noktadan sonra inatla bazı haklar üzerinde ısrar etmenin bir işe yaramadığını anlamıştı. Bazı aileler ise böyle davranamadıkları için yıllarca kanlarını zehirlemişler, birçok şeyi ellerinden kaçırmışlar ve uğruna savaştıkları şeylerde verimsizleşmişlerdi. Çıkar kavgasına girişmeden önce, kendi kendimize şöyle sormalıyız: Değer mi?

Ve özellikle de bir Hıristiyanın, bir taraftan her zaman kesin olmayan hakları, bir taraftan ise içindeki barışı, sevgisi, iyi hisleri ve sağlığı arasında seçim yapmak zorunda kaldığında ne yapması gerekir? Peki bunun ardından ruhumuza, inancımıza gelen ve bizi barış içinde yaşamaktan alıkoyan zararlara ne demeli?

İbrahim, Lut’a şöyle der : “Biz kardeşiz, senin ve benim, benim ve senin sürülerin arasında kavga olmasın. Senin önünde tüm ülke yok mu? Ayrıl benden. Sen sola gidersen ben sağa, sen sağa gidersen ben sola gideceğim” (Tekvin 13,8-9 ). İbrahim en iyi hayvanların seçimini de Lut’a bırakır.

Bir sonraki hikâyede, Sodom ve Gomorra’yı kasıp kavuran felaketin, Lut’un seçtiği yağlı hayvanlara da bulaşacağını göreceğiz. Belki İbrahim bazı haklarından vazgeçmişti ama onun sürüleri çok daha uzun ömürlü olmuştu.

İbrahim, bizi kavga anında haklarımızdan vazgeçmemeye davet ediyor (her zaman mümkün olmasa da…) Ama aynı zamanda:

a) Tartışma sebeplerini çıkarlar yüzünden abartmamaya;

b) Geniş yürekli olmayı bilmeye ve kavga yerine arkadaşça çözüm yolları aramaya ( İki taraftan birinin arkadaşından veya güvendiği birinden yardım alarak );

c) Bir çıkar farklılığını, kin, nefret ve kızgınlık sebebi yapmamaya;

d) Tanrı’nın geniş yürekli olanlara adaletinin her zaman yerini bulacağını düşünerek kimi zaman da boş vermesini bilmeye çağırıyor.

Aziz Pavlus şöyle diyor : “Eğer mümkünse elinizden geldiğince herkesle barış içinde yaşayın.” (Rom.12,18) Ve yine şöyle ekliyor: “Kötülüğün seni yenmesine izin verme, kötülüğü iyilikle yen” (Rom.12,21).

3) Sevgi ve Nefret ( Tekvin 25,34 ; 27,32-33 )

Bazı durumlar vardır ki kardeşler arasında ne tam bir uyum, ne de tam bir antipati vardır. Yaşayan kişi bile bunun ne olduğunu anlayamaz. Sempati – antipati ile sevgi – nefret birbirini izler. İki duygunun birbirini yok etmediği, aksine beslediği izlenimine kapılınır. Birbirlerini sevdikleri için nefret ederler ve yine nefret ettikleri için birbirlerini severler. Kutsal Kitap’tan alınan bu üçüncü hikâye bize insan ruhunun bu sırrını keşfetmekte yardımcı olacaktır.

Esav ve Yakup ikiz kardeştirler. Bu yüzden dayanışma içinde olmaları ve kendilerini eşit hissetmeleri için birçok sebepleri vardır. Gerçi birbirlerine tıpatıp benzeyen ikizlerden değildirler. Tersine birçok farklılıkları vardır. Dış görünüşleri, zekâları, karakterleri, ilgi alanları ve yetenekleri farklıdır. Esav, babası tarafından kayırılırken, Yakup da annesi tarafından kayırılmaktadır. Ama duyguları ortaktır. Aynı sıklıkla ve kolaylıkla birbirlerini sever ve birbirlerinden nefret eder, ortadan kaybolmak için birbirlerini ararlardı.

Anneleri bunu daha onlar doğmadan önce anlamıştı, çünkü karnında birbirlerine o kadar yakın oldukları halde itişiyorlardı.

Kendini beğenmiş ve kurnaz Yakup, kardeşinin açgözlülüğünden ve babasının körlüğünden faydalandı. Esav sabırsızlığı ve yüzeyselliği yüzünden haklarını kaybetti. Artık anneleri de onları uzlaştıramıyordu. Birbirlerini öldürmemeleri için ayrılmaları gerekiyordu.

Aile parçalanıyordu: Mutsuz ve sinirli çocuklar, hayal kırıklığına uğramış ve umutsuz ebeveynler.

Ama, olgunluk çağına gelince iki kardeş birbirlerini arar ve bulurlar : “Yakup gözlerini kaldırır ve Esav’ın yanında 400 adamla geldiğini görür” (Tekvin 33,1). Çok korkar.

İkiz kardeşi öfkelenebilir ve aralarında kanlarının son damlasına kadar sürebilecek bir savaş çıkabilirdi. Ama Tanrı tarafından yönetilen Yakup, diz çökerek ve 7 kez eğilerek ona yaklaşır. O an “Esav ona koşar, ona sarılır, boynuna atılır, onu öper ve ağlarlar” (Tekvin 33,4).

Sonunda ruhlarındaki gerginlikler çözülür, korku kaybolur ve kin silinir. Kendi hikâyelerine ağlıyor, birbirlerinden özür diliyor, kötü temennilerini bir tarafa bırakıp birbirlerine iyi temennilerde bulunuyorlardı. Alçakgönüllülük, gururu ve kini, affetme sevincine ve iyi hislere dönüştürmüştü.

4) İmkânsız Bir Uzlaştırma (Tekvin 37-50)

Esav ve Yakup gibi iki kardeşin barıştığını görmek hoştur. Ama bazı durumlarda uzlaşma tamamen imkânsız gibi gözükür. İnsanların “Artık yeter. Bu defteri tamamen kapadım.” dediği, kesin ayrılıklar yaşandığı zaman da düzelme ümidi var mıdır? Bu problemden Tekvin bölümünün en son hikâyesinde bahsedilmiştir. Yusuf ve kardeşlerinin hikâyesi anlatılmıştır.

Aynı babadan ama farklı annelerden olma 11 kardeştirler. İçlerindeki tek kız olan Lidya, mafya tipi bazı olayların başkahramanı olmuştu.

Yusuf, Yakup’un en sevdiği eşinden olma, sondan bir önceki çocuğuydu. 17 yaşına geldiğinde kardeşleri için çobanlık yapmaya başlar. Ama kardeşleriyle arasında uyum yoktur ve ilişkileri de kötüdür.

Bunun nedenleri oldukça açıktır: Babasının gözdesidir, bu yüzden de hepsinden güzel giydirilmektedir. Kardeşlerinin yaptıklarını babasına söylüyor, geleceğe dair ilginç rüyalar görüyordu ve rüyaları kardeşleri tarafından hırsının ve büyüklük kompleksinin bir yansıması olarak yorumlanıyordu.

Onunla farklılıkları arkadaşça konuşamamak, ona karşı toleranslı olmamak, kendi kıskaçlıklarını tanımaktan ve eleştirmekten kaçınmaları ve olayları olduğu gibi kabullenememeleri içlerindeki vahşi nefreti körüklüyordu.

Babasına ne yaptıklarını söylemek için Yusuf’un kardeşlerinin yanına gittiği bir gün “Onu gördüler, yanlarına gelmeden önce onu öldürmeye karar verdiler” (Tekvin 37,18). O anda Yahuda kardeşlerine şöyle seslendi : “Kardeşimizi öldürüp, onun kanını saklamakla elimize ne geçecek? Hadi onu satalım, elimiz ona kalkmasın, çünkü o bizim kardeşimiz, bizim etimizden” ( Tekvin 37,26-27 ).

O sırada oradan geçmekte olan hayvan tüccarlarına onu 20 paraya satarlar. Onu Mısır’a götürürler. Orada da hemen Firavun’un yaverine satılır. Ama Tanrı onunla beraberdir ve tüm zorluklara rağmen, Mısır hükümdarlığının en güçlü adamı olur.

Büyük bir kıtlık sonucu, Yusuf’un kardeşleri babaları tarafından buğday aramak üzere Mısır’a yollandıklarında Yusuf’un huzuruna çıkarlar. Onu tanımaz ve önünde yere yüz sürerler.

Yusuf onları tanır ama tanımamış gibi yapar. Aksine sert davranıp onları casuslukla suçlar. İntikam saati gelmiştir. Ama Yusuf bunu yapmaz. Pedagojik bir taktikle kardeşlerinin kendisine ve babalarına karşı işledikleri suçun bilincine varmalarına çalışır. Pişman olup, ailelerini ve özellikle de onlar için yaşayan babalarını sevmelerini sağlar. Pişman olduklarını görünce de kendini tanıtır: “Ben, Mısır’a sattığınız kardeşiniz Yusuf’um. Üzülmeyin, çünkü Tanrı beni buraya sizin hayatınızı kurtarmam için yolladı! Sonra tüm kardeşlerini öptü ve onlara sıkıca sarıldı” (Tekvin 45,4-15 ).

5) Affetmek ayrılık sebebi olursa ( Luka 15,11-32 )

Size anlatmak istediğim beşinci hikâye, İsa tarafından anlatılan en güzel hikâyelerden biri olan, müsrif çocuğun hikâyesidir.

Hikâyenin kahramanları, bir baba ve iki oğludur. Küçük oğlan birgün kapıyı çarpar ve bir daha dönmemek üzere evden ayrılır. Büyük olan ise ailede kalır ve babasıyla çalışmaya devam eder.

Ama birgün, müsrif çocuk büyük sefalet içinde eve döner. Bu, babanın umutla beklediği, kardeşinin ise beklemediği ve istemediği bir dönüştür.

Bu yüzden, bir daha eve girmek, kardeşiyle ve özellikle onu affeden ve dönüşünü bir şölenle kutlayan babasını görmek istemez.

“Ama neden? Bu doğru değil. O seçimini yaptı, bugüne kadar neredeyse oraya dönsün.”

“Ama neden? O benim oğlum, senin de kardeşin değil mi?” Hikâyenin kahramanı baba, büyük oğlunun gerçekleri görmesine ve kabul etmesine yardımcı olur. Bir evlat, ne olmuş olursa olsun, ne yapmış olursa olsun hep anne ve babanın hayatının bir parçasıdır ve her zaman ailenin ve toplumun üyesi olmaya devam edecektir.

Bu gibi durumlarda suçlu ve affedilen kardeşimizle bizi bağlayan o gerçek, kaçınılmaz bağı kabul etmek zordur. Bu özellikle de bir hatanın onun iyiliklerine bakılmadan cezalandırılmak istendiği toplumda daha iyi görülür. Sadece İsa’nın göğe yükselişi ile aydınlanmış bir bilinç, başkasının iyiliğinin ve kötülüğünün de aynı zamanda bizim olduğunu görebilir. Sadece gerçek, saf sevgi bizi suçlu kardeşimize sarılmaya itebilir.

İsa’dan öğrenmemiz gereken şey, bir diğer insanı hep yargılamak ve cezalandırmak için değil ama onu sevmek, affetmek, ona yardımcı olmak ve onu yeniden kazanmak için izlememiz gerektiğidir.

  1. Kardeşlerle Beraber Olmak Güzeldir (Mezmur 132(133); Elçilerin İşleri 2,42-48;4,32-35;5,12-16 )

Kız ve erkek kardeşlerin bir arada anlaşarak, işbirliği ve barış içinde yaşamaları gerçekten muhteşemdir. Ne yazık ki bu sık görülen, ortak bir durum değildir; ama hala (132(133)) Mezmur yazarının yaşadığı zamanlarda olduğu gibi hayranlık ve sempati doğuran bir durumdur.

Bu özel kardeş gruplarından biri, Luka tarafından Elçilerin İşleri’nde üç yerde anlatılmıştır. Bu, benim de size kardeşlik üzerine anlatmak istediğim son hikâyedir.

Pentekost’tan sonra küçük Hıristiyan cemaati oldukça genişlemişti. Önce üç bin, sonra iki bin kişi daha vaftiz olmayı istemişti. Havarilerin eğitimlerine titizlikle bağlıydılar. Birlikte yaşıyorlardı ve her şeyleri ortaktı. Elinde satacak malı olan, kazancını diğerleriyle paylaşırdı. Her gün beraberce tapınağa gidiyorlar, evde de ekmeklerini bölüp neşe içinde Tanrı’ya şükrederek yemeklerini yiyorlardı. Tüm halk tarafından seviliyorlardı çünkü tek bir kalp ve ruh oluşturuyorlardı.

Evrensel solukla genişlemiş, kardeşçe bir ilişki içinde yaşayan geniş bir aile modeli oluşturuyorlardı. Onlar kan bağına bağımlı olmayan bir kardeşlik keşfetmişlerdi, çünkü onların kardeşliği İsa’nın ruhunun yenileyici ve birleştirici gücüne dayanıyordu.

İKİNCİ BÖLÜM

KARDEŞÇE YAŞAMAK

Bu altı sembolik hikâyedeki hangi kardeşe daha çok benziyoruz? Günlük hayatımızda bunlardan hangisini canlandırıyoruz?

Tabii ki hiçbirimiz, günlük hayatımızda Kabil veya Yakup, veya Yusuf veya hikayedeki haylaz çocuk veya Kudüs’teki ilk Hıristiyanlar gibi değiliz. Ama hepimiz kardeşçe büyümeye çağrılıyoruz.

Gerçekten kardeşçe bir dünyada yaşayabilmek için, herşeyden önce bunun bir ütopya, ideoloji veya sadece güzel bir duygu olmadığını anlayıp, Tanrı tarafından yaratılmış insan doğasının bir parçası olan gerçek bir olgu olduğunu anlamamız gerekir.

İnsan topluluklarının sivil bilincinin eseri olan, İnsan Hakları Bildirgesinin birinci maddesinde evrensel kardeşlikten bahsedilir: “Tüm insanlar özgür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar ve birbirlerine kardeşçe davranmaları gerekir.”

Zamanımızda gelişen bu bilinç, Tanrı’nın İsa’da yansıması ışığında incelenirse, daha kesin ve işler hale gelir. “Tanrı tüm insanların tek bir aile oluşturmalarını ve karşılıklı olarak kardeşçe davranmalarını ister. Gerçekten de tüm insanlar, Tanrı’nın benzeyişinde yaratılmışlardır….”

Ve tüm insanlar Tanrı’nın kendisi olan tek bir sona çağrılmışlardır. Bunu bize İsa tarafından kullanılan umut ve kesinlik yüklü “Hepiniz kardeşsiniz” (Mt. 23,8) sözünün anlamını genişleten İkinci Vatikan Konsili açıklamaktadır.

Düşünsel ve duygusal olarak herkes kardeşçe yaşamak ister, ama sonra buna engel olan nedir?

Tüm insanlarda, doğuştan itibaren, kardeşlik düşüncesinin yanında ortaya çıkan kendisini başkalarına karşı ispatlama isteği vardır. Bizi başkalarını reddetmeye iten, onları kardeşçe görmemizi engelleyen, onları hayatımızdan çıkarmamızı sağlayan bölücü, egoist ve öldürücü bir güç vardır.

İrrasyonel, anti sosyal ve bizi diğerlerinden üstün gören gururumuza kulak verdiğimiz zaman diğer insanları değersiz kılmış ve dışlamış oluruz. Bu şekilde kendi egomuzun üstünlüğünü ve zaferini kabul eder, kardeşlerimizle devamlı kavga ederek onların patronları, suçlayıcıları ve efendileri oluruz.

İnsanlar ve toplumlar arasında kardeşçe davranışların eksikliğinin ardında dünyanın kötülüğü yatmaktadır: Bireyleri ve toplulukları kasıp kavuran savaşlar, ırkçı düşünceler, politik ve ekonomik çıkarların üstünlüğü, sömürü ve haksızlığın ve şiddetin haklı görülmesi, hırsızlığın hak haline gelmesi, barışın bozulması. Eğer dini bir toplulukta, bir kilise çevresinde, bir dernekte “Herkesin kardeş olduğu” gerçeği gözardı edilirse, çatışmalar, kötülükler, rekabetler, kıskançlıklar ortaya çıkar ve devamlı bir anlaşmazlık ortamı doğar.

Kardeşçe Yaşamak İçin Kendimizi Nasıl Eğitmeliyiz?

Anlaşmazlık doğuştan gelen, iyileşmesi ve tedavisi çok zor hastalıktır.

Şimdi kendimize şöyle soralım: Kaybettiğimiz takdirde evrensel anlamda kardeşliğin anlamını içimizde nasıl bulabiliriz? Ya da onu nasıl arttırabilir veya daha etkili hale getirebiliriz. Kardeşlik, bir baba temeline dayanır:

– Anne ve baba gerçek bir kardeşlik ortamının temelleridir.

– Herşeyden önce, hepimiz için hayat kaynağı, başvuru noktası, davranış modeli oluşturacak, uzlaştırıcı bir Baba’ya ihtiyacımız vardır.

Bir babanın olmadığı, tanınmadığı ve sevgiyle sözünün dinlenmediği bir ortamda, kardeşlerin birbirlerine bağlanıp, birbirlerini sevmeleri ve yardımlaşmaları çok zordur. Tanrı, babalığını göstermek için vücut bulmuştur. Bu sayede insanlık ailesine birleştirici ve bağlayıcı lütfunu iletebilmiştir. Bizimki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un mükemmel bir birliktelik içinde bulunduğu üçlü bir Tanrı’dır. O’nun sözleri kardeşlerimizle ilişkilerimizde bize rehberlik eder, onları tanımamıza oldukları gibi kabullenip onlara değer vermemize ve onlarla birlikte yaşamamıza yardım eder.

Eğer Luka tarafından bahsedilen ilk Hıristiyanlar gibi biz de Tanrı sözünü okuyup, bunun üzerinde düşünmek için sabır ve zekâmızı kullansak hepimiz kardeşçe yaşamayı başarırdık.

Bir babayı seven, aynı zamanda onun çocuklarını da sever; Tanrı’yı seven kardeşlerini de sevmelidir (1.Yuhanna 5).

Aynı zamanda bunun tam tersi de geçerlidir: çocukları seven onların babasını da sever, kardeşlerini seven aynı zamanda Tanrı’yı da seviyor demektir (1.Yuhanna 4).

İncil ruhuna göre, bizi kardeşçe yaşamaya egzersizlerden biri de her zaman herkese “kardeşçe davranmak” tır.

Nasıl boya yapmayı öğrenmek isteyen birinin boya yapması, dil öğrenmek isteyen kişinin o dili konuşması gerekiyorsa, diğer insanlarla kardeşçe geçinmek ve bir kardeşlik ortamı yaratmak isteyen kişinin de her gün kardeşlik psikolojisini yaşaması ve kardeşlik kurallarını uygulaması gerekir. Bu sebeple size kolayca uygulayabileceğinizi düşündüğüm altı basit ve pratik kural sunuyorum:

1) Her zaman kardeşçe düşünmediğimizi bilmek

İnsanlardan saygı ve anlayış bekliyoruz, ama biz onlara ancak işimize geldiğinde ve nadir olarak bunları sunuyoruz. Onlar bizimle ters düşüp bizi eleştirdiklerinde alınıyoruz ama bizim onlara güzel şeyler söylememe ve onları kırma hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Zorbalık ve kendini beğenmişlikle onlardan yardım istiyor ama ihtiyacı olana yardım elimizi uzatmaktan çekiniyoruz. Başkalarının hatalarını görmekte ustayız ama yaptığımız haksızlıkları görmüyoruz. Biz her zaman masumuz, çünkü suç hep diğerlerinde. Pişman olmadan affedilmek istiyoruz, ama bunun tersi bir durumda bize zarar verenden öç alıyor ve bunun acısını çıkartıyoruz. Küçüklerimizden iyiliğimizi ve takdirimizi esirgerken biz saygı ve sevgi bekliyoruz.

2) Kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma

Eğer bu basit kural herkes tarafından uygulansa tüm toplum değişirdi. Bunun herkes tarafından uygulanmasını beklemeden biz onu uygulayalım.

Yukarıda bahsi geçen kural, insanlığı düzenleyen en önemli prensiplerden biri olan anti-şiddet prensibini güçlendirmektedir.

Anti-şiddet bir hayat seçimi aynı zamanda da ölümün reddedilmesi, savaş güdüsüne karşı barış arzusudur.

Bizi birbirimize bağlayan doğal dayanışma yüzünden bir kişiye karşı yapılmış haksızlık, saldırı veya özel hayata tecavüz bütün insanlık ailesine karşı yapılmış demektir. Çocuklara, gençlere, yaşlılara, kadınlara, hastalara ve zayıflara karşı yaptığımız her kötülük bizi ve tüm toplumu etkiler.

Aile içi, sivil, uluslararası ve evrensel hiçbir savaşı öğrenmeyelim; savaş kıyafetlerini kaldırıp atalım; saldırgan olmamayı, barış inşa etmeyi öğrenmek için saldırganlığı aşılayan her türlü okul ve eğilimi bırakalım.

Anti-şiddet zengininden fakirine, efendisinden çalışanına kadar herkes tarafından uygulanabilecek bir erdemdir. Önemli olan bizden sonrakinin de bizden biri olduğunu anlamaktır.

3) Başkalarını dinlemeye özen gösterelim

Günümüz insanının konuşmaktan çok, dinlemeye ihtiyacı vardır. Hepimiz, belki de birden fazla dilde konuşmayı biliyoruz. Ama artık kendimizi dinlemeyi unuttuk. Sadece karşımızdakini, dikkatle, sabırla, ilgiyle dinlediğimiz zaman onun gönlüne inme hakkını elde ederiz. Verimli olmayı öğrendikten sonra dinlemek için harcadığımız zamanı boşa geçmiş olarak nitelendirmeye başladık. Belki de böyle düşünmemizin nedeni zamanımızı sadece kendimize ve kendi ihtiyaçlarımıza ayırdığımızdan, başkaları için ayıracak vaktimiz olmamasıdır.

Oldukça sık olarak, “konuşmak” bir diğer kişi üzerinde kurmak istediğimiz hâkimiyetin dışa vurulmasıdır. Konuşma, güvensizlik ve dışlanmışlık duygularımızı saklar, mantıklılaştırma ve haklı çıkarma çabalarımızın devamını oluşturur. Karşıtlıklar ve anlaşılmazlıklarla doludur. Hâlbuki “dikkatli bir dinleme” insanın kardeşine sunabileceği en önemli hizmet ve en etkili yardımdır.

İnsanlar, olayları dramatik olmaktan çıkarmak, kendilerinin yalnız hissetmemek ve çözüm yollarını karşılaştırmak için problemlerini kendilerini anlayacak kişilerle paylaşma ihtiyacı içindedirler. Problemler paylaşılmadıkları zaman büyüyebilir, korkunç bir hale gelip hayatın anlamını yitirmesine ve ümidin kaybolmasına sebep olabilirler.

4) Başkalarının yüklerini paylaşalım

Ortak yaşamın, Aziz Pavlus’un Galatyalılara da bahsettiği bu kuralı çok basittir. Ama İsa’nın tüm öğretisinin özetini oluşturmaktadır. Bu kural, bizi diğerlerine, ihtiyacı olan kardeşlerimize destek olmaya çağırır. Bir gün boyunca bizden kim bilir kaç kez yardım istenmektedir; bunlar anlamsız gözüken fakat kardeşlik ortamı ve aile birliği kuran yardımlardır: Sofrayı kurmak, iş arkadaşlarına yardım etmek, kahve ikram etmek, hasta ziyaret etmek, otobüs bileti vermek, bir mahkûma mektup yazmak, bir öğrenciye ev ödevlerinde yardım etmek, telefona cevap vermek, otobüste yer vermek, topluma açık alanlarda saygılı davranmak, bir fakiri yemeğe almak…

İsa da Havarilerinin ayaklarını yıkamış ve onları da kendisi gibi davranmaya davet etmiştir. Muhtaç birini gördüğümüzde geri çekilmeyelim. “Bana dokunmuyor” mantığı genelde düşünce tembelliğinin, gönül cimriliğinin ve kardeşliğin reddedilmesinin işaretidir.

Başkalarının dertlerine ancak bizi rahatsız edip canımızı sıkan ve bizi sinirlendiren kişileri hoş görüp işimizi bölmelerine kızmadığımız zaman katlanabiliriz.

Birisini kabullenmek, onun bütün problemlerini kendi problemi yapmak, birlikte yaşamaktan doğan sorunlar karşısında direnmek, diğer kişinin arzu ve isteklerine sabırla katlanmak anlamına gelir. Aynı zamanda hak etmeyen kişilerle bile olsa kibar ve sevgi dolu, anlayışsız kişilere ve saygısız insanlara karşı sabırlı, ikinci kez hata yapanlara karşı anlayışlı, yanlış davranışlarda bulunan kardeşine karşı uyarıcı olmak demektir. Eğer biz de birbirimizle kardeş olmak istiyorsak bu zorluklar karşısında güçlü ve yorulmaz olmalıyız.

Bu zorluklar, bizim ve diğer insanların günahlarıdır. Burada da İsa’yı örnek alabiliriz: O, dünyanın tüm günahlarını taşımaktadır. Tüm suçlar O’nun üzerine atılmıştır, ama O hiçbir şekilde şikâyetçi olmamış ve bizim tüm günahlarımızı sevgiyle ve kesintisiz olarak götürmüştür.

Kardeşlerimize yapacağımız yardım hayatımıza anlam katıp onu keyifli bir hale getirebilir. Daha sonra bu yardım kendiliğinden ve karşılıklı hale geldiğinde İsa tarafından Son Akşam Yemeği’nde bahsedilen gerçek birlik ortamı yakalanmış olur ve bize neşe, şefkat ve kucaklaşma deneyimi yaşatır.

5) Birbirimizi karşılıklı olarak affedelim

Affedilecek hiçbir şeyi olmadığına inanan kişi kendini beğenmiş ve kördür. Savurgan oğul hikâyesinde de büyük oğul babasının kardeşini affetmesine sinirlenmişti: Çünkü affedilecek hiçbir şeyi olmadığına inanıyordu. Yazmanlar ve Ferisiler de doğru insanlar olduklarına inanıyorlardı. Ama yine de İsa’nın ilk taşı günahsız olanın atması teklifi karşısında çekip gitmişlerdi (Yuhanna 8,9).

Birbirimizi karşılıklı olarak affetmeyi öğrenmek için kendi içimizde Hıristiyan acısını ve pişmanlığını yeniden yaşamalıyız.

Pişman olmak, hata yapmış, Tanrı’nın projelerine aykırı davranmış ve toplumu fakirleştirip, acı vermiş olmanın bilincinde olmayı gerektirir.

Bu bilinç, acı çeken bir sevgi, bir iç rahatsızlığı, kendimizi ve kardeşlerimizi yaralayıp küçük düşürmüş ve Tanrı’nın sevgisine ihanet etmiş olmanın üzüntüsünü doğurur. Ardından da bu acıları bir daha yenilememe ve bir şekilde telafi edip Tanrı’dan af dileme arzusu gelir.

Suçumuzun Tanrı tarafından bağışlanması, bizim de bağışlama yeteneğimizi geliştirir. Bir Hıristiyan da, her şeyi affeden Tanrı’ya benzemelidir.

Savurgan çocuğun babası, büyük oğluna nasıl affedileceğini anlatmamış ona bunu olaylarla göstermiştir: Oğlunu görür, düştüğü durum onu sarsar, ona doğru koşar, ona sarılır, onu öper, onu güzelce giydirir, onu yeniden aile içine sokar ve tüm haklarını geri verir ve sonra tanımlanamaz, sonsuz, kutsal, bir mutluluk ifadesi yüzünü kaplar. Bu, bir günahkâr tövbe ettiği zaman İsa’nın da yüzünde doksan dokuz doğru insan görmüşçesine beliren mutluluk ifadesine benzemektedir.

6) Hep beraber ortak iyiliğimiz için çalışalım

Havariler zamanındaki ilk Hıristiyanların sevgi birliği seviyesine ulaşamadıysak da, en azından iş yerimizde, ailemizde, toplum içinde ve kilisede beraber ve uyum içinde yaşamamızı sağlayacak ortamı yaratalım. Bazıları bu uyumlu ortamı bozmak isteyebilirler. Eskilerin dediği gibi, uyum küçük gerçekleri büyütür, anlaşmazlık ise en güçlü gerçekleri bile yaralar.

Uyum, birden fazla kişinin bir konuda fikir birliğinde olmasıyla sağlanır. Mafya içinde ve namussuzlar arasında da fikir birliği olabilir. Ama bizim uyumumuz “herkesin iyiliğini”, çıkarını, mutluluğunu temel almalıdır (tek bir sınıfa ait çıkarları değil).

Belki de hep birlikte ortak iyinin ne olduğunu tekrar keşfetmeliyiz. Göklerdeki Pederimiz duasında, tarihimizde Tanrı’nın kurtarıcı varlığını diledikten sonra İsa, bize üç ortak iyilik sıralar ki, bunlar ilk bakışta her bireyin temel ihtiyaçlarını karşılarlar: Herkes için günlük ekmek, yani iş, eğitim, insani bir çevre, onurlu bir hayat; karşılıklı uyum ve sosyal gerçeklerden doğan bir barış; kötülükten, egoizmden, nefretten, şiddetten yani insanlığın gelişmesini engelleyen her şeyden kurtulmak.

Eğer bunu sağlayabilirsek, tüm bireylerin yeteneklerini, duygularını, zekâlarını tanır ve değerlendirebilir, böylece dünyamızı hep birlikte insanileştirebiliriz.

Beraber yapılan işlerin, paylaşılan yorgunlukların, umutların ve mutlulukların kalpleri ve istekleri birleştirip bizi kardeş yaptıklarını göreceğiz.

Tanrı’nın mucizesi, insanlığımızla dayanışma içinde hayatımızın temel nimetlerini aydınlatsın ve onlar aracılığı ile bizi o hiç bitmeyen barışa ve uyuma çağırsın.

Hepinize gönülden iyi Noeller diliyorum.

“Theofilos” Din Eğitim Merkezi